Aşağıda okuyacağınız yazı 2 Şubat 2017 tarihinde The Photo Fundamentalist  web sitesinde Thomas Stanworth tarafından yayınlanmıştır. Yazarın izniyle Türkçe’ye çevirip burada Türk okuyucularına da sunmak istedim. Yazıda belirtilen bütün fikirler yazarın kendisine ait olup benim çeviriden öte bir katkım olmadığını, ancak çevirmeye değer bulmamdan belli olduğu üzere öne sürdüğü argümanların ve değerlendirmelerin bir çoğuna katıldığımı not etmek isterim – söylendiği şeylerin bir kısmını kendim yapıyor olsam da -. Kendini geliştirmek farklı fikirlere -şüphesiz ki iyi olanlarına –  açık olmayı, tartışmayı, kendini eleştirebilmeyi gerektiriyor. Umarım bu çeviri sokak fotoğrafına yeni merak saranlara, kendini geliştirmek isteyenlere faydalı olur. Yazının orijinaline şu bağlantıdan ulaşılabilir.

Fotoğrafın en eşitlikçi formu olan sokak fotoğrafçılığı kendi popülerliğinin kurbanı mı oluyor? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Bu soruya çok açık bir yanıtım olduğunu iddia etmeyeceğim, ancak bir kaç düşüncem var. Bu düşünceler bir söylenme şekline dönebilir her an; fakat kendime hakim olmaya gayret edeceğim.

Sokakta Yürüyen Kadın

Bu fotoğraf hakkında ne söyleyebilirsiniz? Ya da söylenecek bir şey var mı? Bence fotoğrafta gördüğümüzün ötesinde bir şey yok: sokakta yürüyen bir kadın. Bir kaç tane çapraz çizgi var, ancak kompozisyon bir parça sıkışmış gibi geliyor benim gözüme. Fotoğraf beni görsel olarak kendine çekmiyor, bilgilenmediğim gibi içim de kıpırdamıyor fotoğrafa baktığımda.

Eşitlikçi = İyidir, Değil mi?
Bu soru fotoğrafın, özellikle dijital fotoğrafın, kalbini tam on ikiden vuruyor. Bir şey ne kadar kolaysa daha fazla insan onu yapacaktır. Daha fazla insanın yapması ise daha fazla “yeteneğin filizlenmesi” demektir ki bu da iyi bir şey. Ancak bir şeyi daha fazla insanın yapmasının bir maliyeti var: işe yaramaz çerçöpün sayısı can sıkıcı boyutlara ulaşabiliyor.

Sokak fotoğrafçılığı herkesin yapabileceği kadar kolay bir uğraş; bir kameranız varsa ve halka açık alanlara çıkabiliyorsanız sokak fotoğrafı çekebilirsiniz. Bu kolaylık her ne kadar kulağa hoş gelse de bir katliamın süregittiğini düşünmeden edemiyorum. Kameralar önüne gelen herkesi ve her şeyi umarsızca biçen, katleden optik makineli tüfeklere dönüştüler.

Gördüğüm kadarı ile problemin artmasına yol açan şey, sokak fotoğrafının “havalı” olması. Bir şey bu kadar moda olduğunda, fotoğrafın kendisi olması gereken asıl hedef, kişinin kendi imgesi olmaya başlıyor.

Peki “Havalı” olmak sokak fotoğrafına ne getirdi?
Ne getirecek, insanların muhakemesini bulandırdı. Bazı fotoğrafçıların bu “havalı olma” halinin zevklerini tatmaktan ötesini görmekte zorlandıkları çok açık. Yirmi yıl önce bu zevkleri yaşayabilmek için, yanınızda filmli bir kamera taşımak, film tak çıkar dertleri ile uğraşmak, filmleri banyo etmek, agrandizörlerle uğraşmak, kontak baskıları kontrol etmek ve son baskıyı yapmak gerekiyordu. Eğer birisi bütün bu angarya ve zevksiz işleri yapmayı göze aldıysa, daha derin, daha tatmin edici bir yerlere ulaşma şansı vardı.

Oysa, dijital çağda saatler içerisinde “radara yakalanmayan” doğru çantayı kapıp, objektifinizle ateş edip, Instagram’da ve Flickr’da doygunluğu arttırabilirsiniz. Bu süreç içerisinde fotoğrafın değeri, kalitesi ve amacı hakkında düşünmenize gerek yoktur, çünkü [sizin için, Ç.N.] kıymeti yoktur. Siz, sokağın rock yıldızı keskin nişancısısınız. En azından doğa ve manzara fotoğrafçısı kötü hava, çamurlu ayaklar, ve kötü ışık şartları ile mücadele etmek zorundadır; bu engeller de bir filtre, eleme süreci olarak işe yarar.

Sokak ninjası yağmur yağdığında Starbucks’a sığınır ve kahve bardaklarının, masaların, insanların ayaklarının, pencerenin, pencere önünden geçen insanların, ayakkabılarını bağlayan insanların 482 tane fotoğrafını çeker [sırf bu cümle yüzünden çevirdim desem yalan olmaz ☺]; … ve bütün hepsi de insana acı verecek kadar can sıkıcı fotoğraflar. Üzücü, ama deyim yerinde ise bu çöpler adeta caddelere taşıyor. İnsanların sosyal medyada paylaştığı yedikleri yemeklerin fotoğraflarıyla boğulmadığımız zamanlarda, fotoğrafın görünen yüzü her geçen gün sokak fotoğrafçılığı ile tanımlanıyor.

Bu neden kötü ki?
Çünkü, iyi sokak fotoğrafı çöp yığınlarının altında kalıyor da ondan. Eğer bilinen bir ismi yoksa düzenli olarak kaliteli sokak fotoğrafı çeken birini bulmak olması gerektiğinden daha zor hale geliyor. Kaliteli işlerin oralarda bir yerde olduğuna şüphem yok, ancak onlara ulaşma süreci yorucu ve can sıkıcı. Ayrıca karışımın içinde fazlaca ego var gibi. Bir çok sokak fotoğrafçısının (sıklıkla çok genç olanları) öğrenmekten imtina ediyorlar. Halihazırda çok şahaneler; şahane olduklarını biliyorlar, çünkü sosyal medyada birbirlerine bunu söyleyip duruyorlar. Bir de sürekli aldıkları “Beğen”ler var, yeter işte.

Zaman zaman Instagram/Facebook’ta gerçekten iyi fotoğraflar gördüğümde ilham verici bu işlere değinilmiyor bile. Kimsenin umurunda değil. Sosyal medya bu demek değil; sokak fotoğrafçılığı, fotoğrafın sosyal medyası haline geldi: banal, sığ, kendi bağlamını sorgulayacak zamanı olmayan, bir şeyi yansıtmayan bir çığ. Bir yalanı kırk kere tekrarlarsanız gerçek olurmuş deyişindeki gibi “harika sokak fotoğrafları” yeni harikalarımız.

Fotoğraf Eleme[1] mi, o da ne?
Gereğinden fazla sokak fotoğrafçısı fotoğraflarını elemiyor. Muhtemelen, dünyanın [fotoğraf izleyicilerinin Ç.N.], sabah 8:56’da sokaklarda işine giden sıradan insanlara ait elli farklı açıdan fotoğrafını görmek istediğini düşündüklerinden her şeyi paylaşıyorlar. Heyecanlarını ve arzularını alkışlıyorum şüphesiz ama fotoğrafçılık biraz evini satmak gibi bir şey: iyi olan şeyleri göstermek isterken kötüleri gözden ırak tutmaya çalışırsınız.

Dağınıklıklarınızı kaldırır, dolapları düzeltir, bahçedeki çimleri biçer, o harika kapıdaki bir iki çiziği boyayla kapatır, yeni mutfağınızın göz alıcı göründüğünden emin olursunuz. Bütün amaç iyi olan şeylere dikkat çekerek evinize uygun bir değer biçilmesini sağlamaktır. İnsanların sahip olmasını istedikleri izlenimi yaratmaya çalışırsınız. [ev satarken] Yapmadığınız şey insanlara, bahçenizin kenarında duran çerçöpe, çürümüş pencere pervazlarına ve gıcırdayan parkelere ilişkin rehberli bir tur attırmaktır.

Eğer Magnum Photos iseniz, ikonik fotoğrafları çeken çoğu ölmüş fotoğrafçıların kontak baskılarından oluşan kitap çıkarabilirsiniz. Başka herkes canları acıyana kadar fotoğraflarını elemeli.

Mektup Atan Adam

Posta kutusuna mektup atan bir adamın fotoğrafı. Kaçırdığım bir şey mi var? Belki de fotoğrafın punctumu açık olan elin gölgesi (bir köşeye doğru uzanıyor)? Yine de ben fotoğrafını çekmeye değecek bir şey göremiyorum.

 

Otobüs Bekleyen Kadın

Otobüs bekliyor…. Fotoğrafı çekici kılan kadının yaşı mı? Eğer öyle ise ne demek istiyor? Yaşlı insanlar sıkça fotoğraflanıyorlar, yine de burada bu fotoğrafın bize anlamlı bir şey söyleyip söylemediğini merak etmeden duramıyorum. Bizi merakta bırakıyor mu? Bir soru soruyor mu? Yukarıda söylenenleri düşünmemiz dışında bizi bir şekilde uyarıyor mu?

Görsel yan yanalıklar tarife uygun bir el çabukluğu ile gözbağı yapmakla neredeyse aynı şey. Bütün etkilerini – o da varsa eğer – espriyi zihinsel olarak belirlemekten çok daha kısa sürede sunan [tüketen? ÇN] kek kalıbı gibi fotoğraflar: yoldan geçen bir yayanın kafasına basan posterdeki ayak, otobüs durağında bekleyen adama bağıran reklam panosundaki kadın.

Gördüğünüz gibi bu tarz fotoğrafların içerdiği basit, sıkıcı, sonsuza dek tekrarlanan ritmi deneyimlemek için bir fotoğrafa bile ihtiyaç duymadınız. Yüzeysellikleri dışında herhangi bir içerikleri olmadığından bu fotoğraflar hakkında yazabileceğiniz her şey bir satırdan ibaret.

Bazı fotoğrafçılar aynı temayla tıka basa doldurdukları seriler – aslında bütün bir web siteleri – oluşturmuş haldeler. Bu fotoğrafçılar, yirmi yıl önce Ansel Adams’ın Zon Sistemi[3] ile kafayı bozup, sonsuz sayıda çektikleri odun ve kütük fotoğraflarını -3 kompanzasyon banyo tekniğini ne kadar iyi kullandıklarını göstermek için paylaşan “zo(n)bilerlerden” daha ilgi çekici değiller.

Benim favori listem şu şekilde gidiyor:

Yan yanalıklar: Eğer bir şey söylemiyorlarsa ve ilk görsel ayırt edicilikleri dışında başka bir cazibeleri yoksa, sıkıcı fotoğraflar. Gerçekten sıkıcı fotoğraflar, “iyi olanları” bile.

Yan yanalıklar

Yana yanalıklar hemen her zaman bir birlerinin aynıları oluyor. Yukarıdaki görüntü çabuk bir “street photography juxtaposition” aramasının Google sonuçları.

Hiçbirşeyin rastgele fotoğrafları: Amacı olmayan, içeriksiz, üzerinde düşünülmemiş, öngörüsüz fotoğraflar. Havalı olamayacak kadar spontane bile değiller. Basbayağı sıkıcılar.

El/Atkı

Elin/Atkının kadının yüzünde olması bile bu fotoğrafı daha az banal hale getirmiyor. İşe yaradığını düşündüğümüz şey bu mu? İşe yarıyor mu gerçekten? Ya da fotoğrafta bizi tatmin eden bir gergin olma hali ya da gizemli bir şey mi var?  Şüphesiz sizin düşünceleriniz farklı olabilir ama benim için bu soruların yanıtı “hayır”.

Yalandan gerginlikler: Aslında sinirli ya da gergin olmadıkları halde öyleymişçesine sunulan insanlar. Çoğunlukla gerginlik, yoğunluk Photoshop’ta eklenmiştir ya da turtanın üstüne kırılmış yumurta gibi nokta atışı bir başlıkla halledilmiştir [şiir ve özlü söz de olabilir mi acaba? ÇN]. Bu fotoğrafların doğa fotoğrafı eşleniği Yosemite[4] ya da benzeri [popüler ÇN] bir yerde, güzel bir havada çekilmiş daha sonra post prodüksiyonda ağır bir şekilde işlenmiş ve “………., Kış Fırtınası Giderken” gibi bir başlık verilmiş fotoğraflar oluyor.

Oklar ve Sokak İşaretleri: Tamam, burada her zaman bir potansiyel var. Asla, asla dememek lazım, fakat aşağıdaki fotoğraf gibi fotoğrafların her birini hafızamdan silebilmeyi, görmemiş olmayı becerebilmeyi isterdim.

Ok ve ters yön

Sokak fotoğrafında kullanılan formüller arasında en fazla kullanılmış olanı: Okun ters doğrultusunda giden insan. Bu fotoğrafta formülün uygulanmasından daha öte bir şey göremiyorum.

Peki bu fotoğraflar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Not: Aşağıdaki sokak fotoğrafları “Yorum ve Eleştiri Amaçlı Adil Kullanım” şartları çerçevesinde paylaşılmıştır. Fotoğrafçıların isimleri bir sanatçıyı olumsuz olarak diğerlerinden ayırmamak amacı ile kullanılmamıştır. Fotoğraflarının kaldırılmasını isteyenlerin istekleri derhal yerine getirilecektir[5].

Ok - Siyah Beyaz Kontrast

Bu fotoğrafı izlemeye değer kılan siyah/beyaz zıtlığı mı? Sizce bu yeterli mi? “Renk Bağlantısı/Oyunları” gerçekten işe yarayan bir tema ama burada  yeteri kadar iyi yapılmış mı? Bence yapılmamış.

 

gergin

Olmuş mu? Olduysa neden? Baktığımda daha sonra altı doldurulmamış bir gerginlik görüyorum ama gerçekte bir gerginliğin olmadığını fark ediyorum. Göz teması büyük olasılıkla başka bir şeyden değil de  kameranın orada olmasından kaynaklanıyor. Ne meraklanmış, ne fotoğrafa kendini kaptırmış, ne de fotoğrafın özneleri ile bağlantı kurmuş  gibi hissetmiyorum bu fotoğrafa baktığımda.

 

Süpürge Sapı

Göze saplanmış bir saptan herkes nefret eder. Bu ilham verici bir fotoğraf mı? Neden ki? Benim esprim gibi fotoğrafın vurucu noktası da pek bir zayıf. Evet, renkli, evet, göze saplanan süpürge sapı yandaki süpürgelerle uyum içinde fakat yine de bu fotoğraf benim için formülün tüketilmişliğinin klasik bir örneği. 

Ne kadar ekmek o kadar köfte
Gerçekten insanı kendine çeken fotoğraflar asla tembelliğin ya da [basit] bir formülün ürünü değiller; fakat bu çok zor üretilmeleri gerektiği anlamına da gelmiyor. “Emek” belki de en doğru terim. Eğer bir parça çabalarsak ve biraz da düşünürsek genel olarak çabuk bir bakıştan daha ötesini hak eden fotoğraflar üretebiliriz. Tabi bundan kastım doğru boyda bir adamın kocaman açılmış bir ağız gösteren posterin önünden geçmesini hepi topu iki dakika beklemek değil. Böyle fotoğraflar Yosemite’a bilet alıp, 75 yıl önce “Kış Fırtınası Giderken[6]”’in çekildiği noktaya tripodu kurmanın bedava olanından başka bir şey değiller. Kolaylar; gerçek bir çaba, düşünme ve – en önemlisi – kendinden bir şey katmayı gerektirmiyorlar.

Aslında önerdiğim şey hipsterlerin kahveye olan yaklaşımları gibi bir şey de değil: Ant dağlarına tek tekerli bisikletle gidip kahveleri elle toplamak kahvenin daha farklı tatta olmasını sağlamıyor. Fotoğraflarınıza katkı sağlamadan poponuzdan ter damlayana kadar çabalamak da pek farklı değil. Ancak fotoğrafın kendisine eğilmek, kendini tanımak, etrafındaki insanlar, çevren, düşündüklerin ve düşündüklerine verilen tepkiler konusunda bir şeyler öğrenmek kesinlikle yardımcı olacaktır. Maalesef, acı gerçek fotoğrafla ilgili çabalarımızın çoğunun bize bir faydası olmadığıdır. Hepimiz deli gibi çalıştık çabaladık ve gerçekten bizi ümitsizliğe düşüren fotoğraflar ürettik, tabi bu durmamız anlamına gelmiyor.

Sokak fotoğrafçılığı muhteşem, saygı uyandıran bir fotoğraf tarzı ancak iyi yapması bir o kadar da zor bir dal. Bunun ana sebebi bir çoğunun daha önceden yapılmış olması. Parlak, takıntılı işkolik fotoğrafçılar 70 senedir bu işi yapıyorlar fakat onlar biz değil. O fotoğrafçılar bizim deneyimlerimizi yaşamadılar, her şeyi bizim gözlerimizle görmediler. Onların öngörüleri bizimkilerle aynı değil. Kamera taşıyan her bireyin ilginç bir şey söyleme ya da bizi içine çeken bir şey görme potansiyeli var. Tekrarlamak gerekirse, her şey ilişki kurmakla ilgili, kameramızın önünde olanla kurduğumuz ilişki bu işin anahtarı.

Kütüphanede uyuyan adam

Buna benzer o kadar çok fotoğraf görüyoruz ki. Uyuyan bir adamın fotoğrafında bir espri mi var? Benim farkında olmadığım başka bir şey mi var? Bu fotoğrafta dişe dokunur bir şey göremiyorum, ama belki de göremeyen bir tek benimdir kim bilir?

Fotoğrafçı bir iki “numara” öğrendiğinde bir seçimle karşı karşıya kalıyor: formülleri ve “numaraları” kovalamaya devam etmek ya da daha derinlere dalmak.. Bu süreçte kaybolmanın sakıncası yok. Ne yaptığını bilmemek de sıkıntılı değil. Başarısız olmak da normal. Ürettiğiniz işler hakkında kendine güven duymamak da gayet olağan. Aslında bunların hepsi gerçekten de pek havalı şeyler; çünkü fotoğrafçının, çabaladığını, daha iyiye ulaşmak için yanıp tutuştuğunu, keşfe çıktığını ve oldukça kişisel bir anlamda araştırdığını – artık nasıl tanımlamak isterseniz öyle – bağırarak söylüyorlar.

Fotoğrafı ilginç kılan fotoğrafın çokça bireysel bir çaba olması. Sokak fotoğrafı bizi bu ilginçlikten mahrum etmemeli. Sokak fotoğrafı altında tapındığımız bir sunak değil, kolay bir uğraş da değil ama. Yıllar önce bir erkek dergisinin sayfalarında genç erkeklere cinsel deneyimlerini bir spor dalındaki performans gibi algılamamalarını söyleyen bir pasaj okumuştum. Tekrar ilişkilerin, ifade etmenin ve bağlantı kurmanın çok önemli olduğu yere geldik. Bütün bunlar olmadan her ikisi de kendini tekrar eden, tahmin edilebilir şeyler haline dönüşüyor, çekiciliklerini ve fevkaladeliklerini kaybediyorlar.


  1. Orijinal metinde “Editing” olarak geçiyor. Kelime baskıya, yayına hazırlamak anlamı ile fotoğraf işlemeye tekabül etse de, kelimenin bir diğer anlamı da “cut material” yani elemek, çıkarmak. Paragrafın gidişi yazarın “elemek” anlamını kullandığına işaret ettiği için bu seçim yapıldı.
  2. Yan yanalık: juxtaposition
  3. Zon Sistemi: Fotoğrafçı Ansel Adams’ın geliştirdiği SB negatifleri banyo etme ve basma tekniği. Bknz: Wikipedia
  4. Yosemite: Ansel Adams’ın ikonik fotoğraflarını çektiği ABD’de ünlü bir ulusal park.
  5. Bu not yazının Petapixel.com’da ki versiyonunda bulunmakta olup, yukarıdaki bağlantıda verilen orijinal makalede fotoğrafçısının adı verilen fotoğraflar olduğu gibi, fotoğrafçı bilinmiyor ibaresi ile de paylaşılan fotoğraflar da var. Ben çevirirken fotoğrafçı adı olmayacak şekilde kullanmayı tercih ettim.
  6. ”Clearing Winter Storm” – Ansel Adams’ın ünlü fotoğrafı.
Special thanks to Mr. Thomas Stanworth for granting me the permission to translate this article.
Sevgili Kerem Kaynar’a hem makaleyi bana yolladığı hem de çevirideki bazı hatalarımı düzelltiği için, sevgili Tolga Taçmahal’e çeviriyi  okuyarak fikirlerini benimle paylaştığı için teşekkür ederim.